NATO’nun Ankara zirvesi sona erdi. NATO’nun savaş bütçesi, yeni silahlanma taahhütleri ve emekçilerin sırtına yüklenecek ağır bir fatura kaldı.
NATO ülkelerinin toplam askeri harcamaları 2025 yılında 1.4 trilyon doları aştı. Üye ülkeler, milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar ulaşan bir bölümü savunma ve güvenlik harcamalarına ayırma hedefini kabul etti. Bu oranın yüzde 3.5’i doğrudan askeri harcamalara, yüzde 1.5’i ise altyapı, teknoloji, siber güvenlik ve savaş sanayisini destekleyen alanlara ayrılacak.
Ankara’daki zirvenin temel amacı da bu hedefi somut sözleşmelere, ortak üretime ve yeni sermaye yatırımlarına dönüştürmekti. NATO Savunma Sanayii Forumunda 100’ü aşkın şirket bir araya geldi. Northrop Grumman’ın insansız gözetleme uçakları, Saab’ın erken ihbar sistemleri, Airbus’ın tanker uçakları ve çeşitli füze, radar, uzay ve hava savunma programları için milyarlarca dolarlık yeni alımlar açıklandı.
Bu şirketlerin faaliyetleri yalnızca klasik silah üretimiyle sınırlı değil. Northrop Grumman savaş uçakları, insansız hava araçları, radarlar ve askeri uydular; Saab savaş uçakları, füze sistemleri ve denizaltılar; Airbus ise sivil uçakların yanı sıra askeri nakliye ve tanker uçakları üretiyor.
Palantir gibi şirketler ise ordular, istihbarat kurumları ve güvenlik birimleri için geliştirdikleri veri toplama, hedef belirleme, yapay zeka destekli karar alma ve operasyon yönetimi teknolojilerini sağlık, enerji, finans, otomotiv ve kamu yönetimi gibi sivil alanlara da taşıyarak savaş ekonomisi ile gündelik yaşam arasındaki sınırları giderek belirsizleştiriyor.
Bu tablo, NATO’nun yalnızca daha fazla silah satın alma örgütü olmadığını gösteriyor. NATO, sivil üretimi, teknolojiyi, üniversiteleri, finans kuruluşlarını ve kamu kaynaklarını savaş ekonomisinin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyen bir sermaye ağıdır. Otomotivden yazılıma, enerjiden haberleşmeye kadar birçok alan giderek daha fazla askeri ihtiyaçlara bağlanmaktadır.
Türkiye’nin NATO kapsamındaki askeri harcamaları da hızla artıyor. 2025 yılında 22 milyar doları aşan bu harcamaların, milli gelire oranla yüzde 5 hedefine çıkarılması halinde mevcut tutarın yaklaşık iki katına ulaşması gerekecek. Bu artışın kaynağı şirketlerin kasasından değil, halkın vergilerinden ve kamu bütçesinden karşılanacak.
Kamu emekçilerinin ek zam talebi
Tam da bu noktada kamu emekçilerine verilen yanıt anlam kazanıyor.
KESK, temmuz ayından itibaren kamu emekçilerinin maaşlarına enflasyon farkından bağımsız yüzde 35 ek zam yapılmasını, bütün ek ödemelerin taban aylığa yansıtılmasını ve grevli toplu pazarlık hakkının tanınmasını istiyor. İktidar ise bu talebe “bütçe olanakları” gerekçesiyle karşı çıkıyor.
Oysa 2026 bütçesinde kamu personel giderlerinin tamamına yüzde 35 artış yapılmasının yaklaşık maliyeti 1.7 trilyon liradır. Aynı bütçede faiz giderleri için ayrılan kaynak ise 2.7 trilyon lirayı aşmaktadır. Yalnızca faize ayrılan paranın yaklaşık yüzde 63’ü, bütün kamu personeline yüzde 35 ek zam yapılmasına yetmektedir.
Demek ki sorun kaynak değildir.
Sorun, kaynağın kime aktarıldığıdır.
Faize mi, ücrete mi?
NATO genel sekreteri Ankara’da “Para var ve daha fazlası geliyor” derken kamu emekçilerine para olmadığı söyleniyor. Silah şirketlerine, faiz çevrelerine ve sermaye gruplarına gelince açılan bütçenin kapıları, öğretmene, hemşireye, memura ve emekliye kapatılıyor.
Kamu emekçilerinin temmuz ayında aldığı artışın önemli bölümü de gerçek bir zam değil, ilk 6 ayda enflasyon karşısında eriyen ücretin gecikmeli iadesidir. Maaş önce eritiliyor, sonra kaybın bir kısmı “zam” diye sunuluyor. Kira, gıda, ulaşım ve temel ihtiyaçlardaki artışlar karşısında bu oran daha hesaplara yatmadan anlamını yitiriyor.
Kamu emekçilerinin yüzde 35 ek zam talebinin karşılanmamasının nedeni ekonomik değil, sınıfsaldır. Düşük kamu ücretleri, özel sektördeki ücretleri de aşağı çeken bir ölçüye dönüşmektedir. Öğretmenin, hemşirenin, mühendisin ve memurun ücretinin baskılanması, sermaye için genel ücret maliyetlerinin düşük tutulması anlamına gelir.
Bütçeden kamu emekçisine verilmeyen kaynak ise faize, silah şirketlerine, savunma sanayisi teşviklerine ve NATO hedeflerine aktarılmaktadır.
Bu nedenle yüzde 35 ek zam talebi yalnızca bir ücret talebi değildir. Bütçenin kim için kullanılacağı sorusudur.
Faize mi, ücrete mi?
Savaşa mı, kamusal hizmetlere mi?
Silah şirketlerinin kârına mı, halkın ihtiyaçlarına mı?
NATO’nun savaş ekonomisine karşı çıkmak ile kamu emekçilerinin ek zam mücadelesi aynı bütçe tercihine karşı verilen mücadelenin parçalarıdır. İşçilerin, kamu emekçilerinin, emeklilerin, gençlerin ve kamusal hizmetlerden yararlanan bütün halk kesimlerinin talepleri birbirinden ayrılamaz.
Kaynak vardır. Bu kaynağı yaratan da emekçilerdir.
Sorun, kaynağın yokluğu değil; sermayeye, faize ve savaşa aktarılmasıdır.
NATO gitti.
Kumu bütçemizde, ücretlerimizde ve geleceğimizde kaldı.
O kumu temizlemek ise birleşik emek mücadelesinin görevidir.