Ana içeriğe geç

Küresel güç mücadelesinin derin cephesi: Denizlerin Fethi Çağı

Denizlerin Fethi Çağı adlı kitabında küresel güç mücadelesine denizler üzerinden bakan Aydınlık GYY Tevfik Kadan, 21. yüzyılın en büyük jeopolitik dönüşümünün okyanuslarda yaşandığı görüşünde. Atlantik'in çözülüşünden Avrasya'nın yükselişine uzanan süreci değerlendiren Kadan’la kitabını konuştuk

Küresel güç mücadelesinin derin cephesi: Denizlerin Fethi Çağı
Aydınlık
16

ABD hegemonyası geriliyor, Atlantik düzeni çözülüyor, çok kutuplu yeni dünya kuruluyor... Dünya Hürmüz Boğazı'na odaklanırken, aslında çok daha büyük bir dönüşüm yaşanıyor: Denizler, tarihte ilk kez küresel paylaşım mücadelesinin merkezine yerleşiyor. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Kadan, Denizlerin Fethi Çağı adlı yeni kitabında bu tarihî kırılmayı çarpıcı bir tezle ele aldı. Kadan'la yeni dünya düzenini ve denizlerde başlayan büyük mücadeleyi konuştuk.

Kitabınızın ilk cümlesi aslında bütün tezinizin özeti gibi: “Tarih, henüz denizlerin fethedildiğini kaydetmemiştir.” Buna rağmen kitabın adı, “Denizlerin Fethi Çağı”. Bu bir paradoks mu?

Tarih; en büyük dönüşümleri, en köklü kabulleri tersine çevirerek yazar. Binlerce yıl boyunca insan toprağı ehlileştirdi; ovaları kuruttu, nehirleri dizginledi. Toprağı paylaşmak için 200 milyon insan can verdi. Denizler ise insan yaşamına elverişli değildi, karanlıktı ve öngörülemezdi. Üzerinde egemenlik tesis etmek de mümkün değildi. O yüzden hukuk, felsefe ve siyaset aynı hükümde birleşti: Fetholunamayan yer; insanlığın ortak malıdır.

Fakat insanın tabiatla mücadelesi devam ediyor. Bugün uzayın derinliklerinden okyanusun dibine uzanan yeni bir gözümüz var. Görüyor, dinliyor, takip ediyor, müdahale ediyoruz. Belki deniz hâlâ insanın yurdu değildir; ama artık insanın menziline girmiştir. Ben kitabın adını bu yüzden "Denizlerin Fethi Çağı" koydum. Çünkü bazen fetih, toprağa ayak basmak değil; bir mekânın kaderini değiştirebilmektir.

TEKNOLOJİ MEKÂNIN ANLAMINI DEĞİŞTİRİR

Küresel güç mücadelesinin derin cephesi: Denizlerin Fethi Çağı - Resim : 1

Kitabınızın en dikkat çekici iddialarından biri şu: “Uluslararası hukuk da güç dengeleriyle birlikte değişir.” Bu oldukça cesur bir önerme…

Hukuk gökten inmez. İnsanlık onu, yaşadığı dünyanın ihtiyaçlarına göre üretir. Denizlerin serbestisi ilkesini düşünelim... Bu ilke gerçekten insanlığın vicdanından mı doğdu; yoksa okyanuslarda dolaşabilen birkaç büyük donanmanın ihtiyacından mı? Ben ikinci ihtimali daha güçlü buluyorum. Bugün de benzer bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Artık devletlerin genişleyen egemenlik iddialarını hayata geçirebilecek kabiliyetleri bulunuyor.

Kitabınızda teknoloji yalnızca teknik bir mesele olarak değil, tarih yapan bir aktör olarak ele alınıyor…

İnsanlık tarihini biraz da menzil tarihi olarak okuyabiliriz. Taşın menzili vardı. Okun menzili vardı. Topun menzili vardı. Şimdi algoritmaların ve uyduların menzili var. Karasularının üç mil olmasının sebebi hukuk değildi; topun ulaşabildiği mesafeydi. Bugün bin kilometre öteden hedef vurabiliyorsanız, eski hukuk metinlerini yeniden okumak zorunda kalırsınız. Teknoloji yalnızca silah üretmez. Mekânın anlamını değiştirir.

Kitabın satır aralarında güçlü bir medeniyet tartışması da var…

Aslında bu kitap denizleri anlatıyor gibi görünse de insanın kendisini anlatıyor. Çünkü deniz dediğimiz şey, insanın bilinmeyenle kurduğu ilişkinin en büyük metaforu. Bir toplum denize nasıl bakıyorsa, geleceğe de öyle bakar. Kıyıda bekleyen milletlerle ufka bakan milletlerin kaderi aynı olmaz. Denizi yalnızca balık tutulan ya da tatil yapılan bir yer olarak gören toplumlar, bir gün başkalarının rotasında seyretmeye mahkûm olurlar.

HEGEMONYACILIK SONA ERİYOR

Küresel güç mücadelesinin derin cephesi: Denizlerin Fethi Çağı - Resim : 2

Kitabınızın önemli bölümlerinden biri "Hegemonyanın Çöküşü" başlığını taşıyor. Sizce bugün gerçekten hegemonyanın sonuna mı tanıklık ediyoruz?

Hegemonyalar, sanıldığı gibi savaş meydanlarında yıkılmaz; önce zihniyetlerini, sonra üretim üstünlüklerini, en sonunda da denizlere hükmetme kabiliyetlerini kaybederler. Roma'nın hikâyesi de böyledir. İspanyol İmparatorluğu'nun ve Büyük Britanya'nın hikâyesi de...

Bugün Amerika Birleşik Devletleri'ni konuşurken de aslında bir ülkeyi değil, beş yüz yıllık Atlantik düzeninin son evresini konuşuyoruz. Bir hegemonya, dünyaya kendi hukukunu evrensel hukuk, kendi çıkarını ortak çıkar, kendi güvenliğini küresel güvenlik olarak kabul ettirebildiği ölçüde hegemonyadır. Fakat üretim başka coğrafyalara kaymaya, teknoloji tekelleri kırılmaya ve denizlerde rakip güç merkezleri ortaya çıkmaya başladığında, bu söylemin ikna gücü de zayıflar.

Ben kitabımda Amerikan hegemonyasının yalnızca askerî bakımdan değil, jeopolitik mantık bakımından da sınırlarına ulaştığını savunuyorum. Çünkü tarihte hiçbir hegemonya sonsuz olmadı.

Asıl soru, Amerika'nın gerileyip gerilemediği değildir. Asıl soru şudur: Onun yerine nasıl bir dünya doğuyor? Bu soruya yanıtımız çok daha önemli: Hegemonyacılık sona eriyor.

Sizce bugün dünyanın en büyük jeopolitik mücadelesi nerede yaşanıyor?

Haritalarda değil... Haritaların altında. Denizlerin dibinde döşenen kablolarda... Enerji hatlarında... Limanlarda... Tersanelerde... Uydu ağlarında... Bir konteyner gemisinin rotası bazen bir tank tümeninden daha fazla şey anlatır. Çünkü çağımızın imparatorlukları önce ticaret yollarını inşa ediyor. Ordular çoğu zaman onların ardından geliyor.

AVRASYA DENİZLERE ÇIKIYOR

Küresel güç mücadelesinin derin cephesi: Denizlerin Fethi Çağı - Resim : 3

Kitabınızda Türkiye, Rusya, Çin ve İran'ın oluşturduğu Avrasya eksenine özel bir önem atfediyorsunuz. Sizce bu yakınlaşma yalnızca güncel bir jeopolitik tercih mi yoksa yeni dünya düzeninin kurucu dinamiklerinden biri mi?

Bence bunu yalnızca devletler arasındaki diplomatik ilişkiler üzerinden okumak eksik olur.

Tarih boyunca büyük jeopolitik dönüşümler, önce ortak tehdit algısıyla başlamış; ardından ortak kader fikrine dönüşmüştür. Bugün Avrasya'da da buna benzer bir süreç yaşanıyor.

Türkiye, Rusya, Çin ve İran... Her biri imparatorluk bakiyesi; sistem kurmayı biliyorlar.

Ben bu ülkeleri bir ittifaktan önce bir medeniyet havzası olarak görüyorum. Atlantik Sistemi beş yüz yıl boyunca dünyayı denizlerden yönetmeye çalıştı. Avrasya ise ilk kez denizleri, karayı ve üretimi aynı stratejik bütünlük içinde düşünmeye başlıyor. Bunun için de İstanbul'dan Şanghay'a, Moskova'dan Tahran'a uzanan jeopolitik hat, yalnızca ulaştırma koridorlarının değil, yeni uluslararası sistemin de omurgasını oluşturuyor.

Küresel güç mücadelesinin derin cephesi: Denizlerin Fethi Çağı - Resim : 4

Türkiye bu tablonun kenarında duran bir ülke değildir. Aksine, Karadeniz'i Akdeniz'e, Avrupa'yı Asya'ya, enerji yollarını deniz yollarına bağlayan merkez ülkedir. Rusya güvenlik derinliğini, Çin üretim gücünü, İran jeostratejik direnci temsil ediyorsa; Türkiye de bu büyük coğrafyanın kilidini temsil ediyor.

Bugün mesele, herhangi bir ülkenin diğerine üstünlük kurması değildir. Asıl mesele, tarihte ilk kez Avrasya'nın kendi jeopolitiğini kendi kavramlarıyla kurabilmesidir.

Kitabınızın son cümlesini yazarken zihninizde nasıl bir okur vardı?

Kitabı bitirdiğinde bütün cevapları almış bir okur mümkün değil. Çünkü bütün cevapları ben de bilmiyorum. Aksine, tartışmamız gereken bazı sorular olduğunu düşünüyorum. Kitaplar düşünceyi kapatmaz; açarlar. Eğer bir okur bu kitabı bitirdikten sonra denizlere, düğüm noktalarına, Karadeniz'e ya da Akdeniz'e eskisi gibi bakmıyorsa... Eğer bir tankeri yalnızca gemi olarak değil, dünya siyasetinin hareket eden bir cümlesi olarak görmeye başlıyorsa...

O zaman bu kitap amacına ulaşmış demektir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler