Gazeteci ve yazar Soner Yalçın, ODA TV'de kaleme aldığı analizinde CHP'den ayrılan milletvekillerinin kurduğu siyasi oluşumun "Yeni Parti" adını almasını değerlendirerek, siyasette "yeni" kavramının arkasındaki ideolojik kökenleri masaya yatırdı. İlk etapta bu ismin geçici bir tabela olduğunu düşündüğünü ancak partinin resmi olarak bu isimle yola çıktığını belirten Yalçın; geçmişte Deniz Baykal dönemi "Yeni Sol" söylemlerini hatırlattı. Yalçın'a göre siyasetteki "yeni" söyleminin basit bir isim tercihinden ibaret değil; aksine son kırk yıldır neoliberal dönüşümün kendisini topluma kabul ettirmek için kullandığı en güçlü ideolojik sembollerden birine dönüşmüş durumda.
NEOLİBERALİZMİN SİHİRLİ SÖZCÜĞÜ: ESKİYİ KİM ESKİTTİ?
Soner Yalçın, "yeni" kavramının neoliberal dönüşümle olan bağını ve siyaset sahnesine nasıl yerleştiğini doğrudan şu sözlerle aktardı:
"Siyasette "yeni" kelimesinin yükselişi, yalnızca sözcük tercihinden ibaret değil... "Yeni" kavramı, neoliberal dönüşümün kendisini topluma anlatırken kullandığı en güçlü ideolojik sembollerden biri haline geldi… Neoliberalizmin en büyük başarısı, sadece ekonomi politikalarını değiştirmesi olmadı. Asıl başarısı, bu dönüşümü "yeni" kelimesiyle özdeşleştirmesi oldu. Böylece küresel piyasa merkezli politikalar geleceğin kaçınılmaz yolu gibi sunuldu. Bunlara itiraz edenler kolayca “eskinin” savunucuları olarak gösterildi! Bu dilin öncüleri, Ronald Reagan ile Margaret Thatcher oldu. Onların temsil ettiği Yeni Sağ (New Right) anlayışı; devletin ekonomideki ağırlığının azaltılmasını, kamu işletmelerinin özelleştirilmesini, paranın ve şirketlerin, sınır tanımadan hareket etmesini ve ulus devletlerin parçalanmasını savundu.
Bu, yalnızca ekonomik program değildi; devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasıydı. Devlet; üreten, planlayan ve yönlendiren bir aktör olmaktan uzaklaştırılırken, azgın piyasa neredeyse kendi başına işleyen doğal düzen gibi sunuldu. Böylece eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye kadar birçok kamusal alan, giderek küresel piyasanın kurallarına göre yeniden şekillendirildi. Kısacası "yeni", bir sıfat olmaktan çıktı ve neoliberalizmin kendisini topluma kabul ettirmek için kullandığı en güçlü kavramlardan birine dönüştü.
Asıl dikkat çekici gelişme; “yeni” söyleminin kısa sürede salt muhafazakâr partilerle sınırlı kalmaması oldu. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte sosyal demokrat partiler de aynı kavramı benimsedi: -Tony Blair, Yeni-İşçi Partisi diyerek İngiliz İşçi Partisi'nin geleneksel devletçi politikalarını bıraktığını ilan etti. -Bill Clinton, Yeni Demokratlar söylemiyle benzer yolu sürdürdü. -Gerhard Schröder Yeni Merkez anlayışıyla Alman sosyal demokrasisini piyasa ekonomisiyle uzlaştırdı. Felipe Gonzalez, Göran Persson ve Poul Nyrup Rasmussen gibi sosyal demokratlar, partilerini neoliberalizme çark ettirdi. Farklı ülkeler, farklı partiler ve farklı gelenekler ama ortak siyasi dil yaratıldı: "Yeni"..."
DEĞİŞEN SADECE KAVRAMLAR: 'YENİ' KANDIRMACASI VE İDEOLOJİK İLLÜZYON
Farklı düşünürlerin bu kavrama getirdiği eleştirilere dikkat çeken yazar, günümüz siyasi tablosunu ve parti isimlerinin arka planını şu şekilde yorumladı:
" Sosyologlar Luc Boltanski ile Eve Chiapello, kapitalizmin artık kendisini baskıyla değil, "yenilik", "esneklik" ve "değişim" diliyle meşrulaştırdığını savundu! Onlara göre "yeni", geleceği anlatan sözcük değil, mevcut neoliberal ekonomik düzeni çekici ve kaçınılmaz gösteren ideolojik bir araçtı… Keza: Noam Chomsky, siyasi iktidarların ve ekonomik güç odaklarının dili kullanarak bazı tercihleri "tek seçenek" gibi sunduğunu, böylece farklı politikaların daha baştan tartışma dışına itildiğini yazdı. Slavoj Zizek günümüz siyasetinin en büyük paradokslarından birine dikkat çekti: Sürekli "yenilik" vaat edilirken, çoğu zaman değişen sadece kullanılan kavramlardı, iktidar ve ekonomik ilişkiler büyük ölçüde aynı kalıyordu.
Bu yüzden bugün herhangi bir partinin adına "Yeni" demesi, bir isim tercihi olarak okunamaz. Son kırk yıldır bu sözcük, dünya siyasetinde belirli ideolojik yönelimin ortak sembollerinden biri haline geldi…"